Lizbon…
İlk anda sana bir Avrupa şehrinden çok, eski bir ruhun yeniden nefes aldığı bir yer gibi gelir. Atlantik’in kenarında; sarı tramvayların yokuşlara tırmandığı, duvarlardan geçmişin aktığı, biraz yorgun ama çok derin bir şehir…
Burada sokaklar dümdüz değil.
Tıpkı hayat gibi.
Çıkarsın, yorulursun, sonra bir anda karşına bütün şehri ayaklarının altına seren bir manzara çıkar.
Sabah Alfama sokaklarında yürürken çamaşırlar balkonlardan sarkar, kahve kokusu taş duvarlara sinmiştir. Yaşlı bir kadın pencereye dayanır, uzaktan bir fado sesi gelir. Lizbon acele eden bir şehir değil. Sana sürekli şunu hissettirir:
“Yavaşla… Hayatı kaçırıyorsun.”
Tramvaylar eski ama yaşayan bir hafıza gibi şehirde dolaşır. Özellikle Tram 28, sadece bir ulaşım aracı değil; zamanın içinden geçen sarı bir hikâye gibidir. Bir yanda grafitiler, diğer yanda yüzlerce yıllık kiliseler… Lizbon eskiyle yeninin kavga etmediği nadir şehirlerden biri.
Belém tarafına geçtiğinde okyanusun kokusu değişir. Burada keşiflerin ruhu vardır. İnsan anlıyor ki bazı şehirler güvenli yaşamayı değil, cesaret etmeyi öğretir.
Ve işte tam burada koçluk bakış açısı devreye giriyor…
Lizbon aslında insana kendi iç dünyasını gösteren metaforlarla dolu bir şehir.
Yokuşları sana şunu sorar:
“Hayatında hangi zorluk aslında seni güçlendiriyor?”
Dar sokakları şunu düşündürür:
“Kontrol etmeye çalıştığın için mi sıkışıyorsun?”
Okyanus kıyısı ise başka bir soru bırakır zihne:
“Gerçekten yaşamak istediğin hayat için ne kadar cesursun?”
Çünkü Lizbon’un ruhunda “mükemmel olmak” yoktur.
Eskimiş duvarlar vardır.
Kırılmış fayanslar vardır.
Yorgun ama yaşayan insanlar vardır.
Ve belki de bu yüzden insan burada şunu fark eder:
Şifa, kusursuz olmakta değil…
Kendi hikâyeni reddetmeden yürüyebilmektedir.
Lizbon bir şehirden çok, insanın kendine yaptığı bir yolculuk gibi hissettirir.





